TESETTÜR İLE İLGİLİ AYETLER

2011-01-19 16:13:00

 

 ☞ Mü'min kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Yüz ve el gibi görünen kısımlar müstesna, zînet yerlerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine kadar örtsünler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar! Ey mü'minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz. ★ Nur Sûresi 31. Âyet ★

 

Kur'an-ı Kerimde genelde ayrıntıya girilmez. İlmihallerden öğrendiğimiz bilgiler ise büyük çoğunlukla Peygamber Efendimizin (sav) tarifi ile hadislerde geçer. Kur'anı Kerim 6666 âyettir ve Cenab-ı Hakkın en mühim bulduğu meseleler zikredilir. Tesettür meselesi Kur'an'ın doğrudan 4 dolaylı pekçok âyetinde geçtiği gibi hadislerde de çokça yeri olan İslamın apaçık bir sembolüdür.

 

 

Allahu Teâlâ tesettür ile ilgili âyetlerde şöyle bir seyir takip etmiş ve arka arkaya açıklamalar getirmiştir;

 

① Kur'an-ı Kerimin örtünmeye dair en kapsamlı âyetinin hemen öncesindeki âyette Allah (cc) erkekleri namahreme bakmamaları konusunda uyarmış, iffetlerine sahip olmalarını emretmiştir. Mü'min erkeklerin ancak gözlerini haramdan sakınıp, gayr-i meşru ilişkilerden uzak durdukları taktirde ruhen temiz kalabileceklerini bildirmiştir. (bkz Nur Sûresi 30. âyet)

 

② Kadınların da gözlerini haramdan sakınmalarını, iffetlerini korumalarını emretmiş, hemen bunun arkasından da zarûrî olarak açıkta kalanlar yerler müstesnâ ifadesini kullanmıştır.

 

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) zaruri açıkta kalan yerleri bir hadisi şerifte şöyle belirtmiştir: "Bir kadın adet görmeye başlayınca (bluğa erince) el ve yüzünden başka yerini yabancılara göstermesi caiz değildir." (Ebu Davut, Libas 33)

 

③ Başörtüsü dahil örtünerek zînetlerini (güzelliklerini) nâmahremlerin kötü nazarlarından korumalarını emretmiştir.

 

Bütün Türkçe meallerde başörtüsü diye geçmesinin sebebi: âyetin orjinalinde geçen "humur" (baş örtüleri) sözcüğünün tekili "hımar" (başörtüsü) olup, sözlükte; kadının başını örttüğü şey anlamında olmasıdır.

 

Âyette "zinetlerini korumakla" yakalara kadar inen "başötüsü"nün ard arda gelmesi saçında kadın için bir zinet olduğunu açıkça belirtiyor. Zinetin sözlük anlamı "süs" olsada buradaki anlamı fıtrattan gelen güzelliklerdir. Yaratılıştan gelen karşı cinsin ilgisini çekebilecek herşey zinetin kapsamına girebilir. Saçın cazibedarlık cihetinden bayanların çekiciliğini arttırıyor olmasını bayanların saatlerce ayna karşısında saçıyla ilgilenmesinden yada şampuan reklamlarında kullanılan yegane şablonun "karşı cinsi etki altına almak" olduğundan görebilir yüzlerce örnekle çoğaltabiliriz.

 

Ayrıca insanı Yaratan, elbette ki onu en iyi bilendir. Kötü nazarlardan korunup ruhen ve kalben temiz kalmanın şifrelerini Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerimde vermiş. Tabiki bunu örtünme ile sınırlandıramayız, tesettür o şifrelerden sadece bir tanesidir. Fakat şu da bir gerçektir ki; Kur’an-ı Kerimde "kadınların örtünmesi" konusunda İlahî emir ile müdahale edilip başörtüsünden söz edilmiş olması ve ardındanda açıklama getirilmesi, bu konunun basit bir mevzu olmadığını gösterir.

 

"Başörtülerini yakalarının üzerine kadar örtsünler" ile kastedilen başörtüsünü boyun ve göğüs üstünü örtecek şekilde bağlanmasıdır.

 

"Cahiliye devrinde başörtüsü vardı. Ancak enselerine bağlar ve arkaya bırakırlardı. Yakaları önden açılır, gerdanları ve boyunları görünürdü. İşte bu durumu düzeltmek için ayeti kerime “Başörtülerini yakalarının üzerine örtsünler.” buyurmuştur. Bu örtünün şekli ve biçimi ise önce açık yer kalmayacak şekilde başı, boyun ve gerdanlığı örtmektir. Sonra da ince ve çekici olmayan bir örtüyü kullanmaktır. Mutlaka şu ölçüde ve şöyle olmalıdır demek doğru değildir." (Hamdi YAZIR Hak Dini, Nur Suresi 31. Ayetin Tefsiri)

 

Kur’an-ı Kerim'in Türkçe mealini yazan müfessir Elmalılı Hamdi Yazır’ın bahsettiği ve bazı hadislerden anlaşıldığı gibi cahiliye kadınları da hiç başörtüsü kullanmaz değillerdi. Fakat örtünmüş olmalarına rağmen terbiyeden yoksun oldukları bizzat Allah tarafından bildiriliyor.

 

Demek ki Tesettür ile edeb birbirini tamamlamalıdır. Sadece ahlakı olan fakat zinetlerini Cenab-ı Hakkın "sakının" dediği yabancılardan korumayan bir mü'min eksik kalacağı gibi, kapalı olduğu halde ahlakı zayıf bir müslümanda derecesine göre günahkar olur. Tabi insanın aklına gelmiyor değil. Hem edebden hem de tesettürden yoksun müslümanların durumu ne olacak diye.. Yazının tamamı atlanmadan okunduğu taktirde herkesin kafasında bir fikir oluşacaktır.

 

"Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar!" Sondaki ünlem işareti Allah'ın lafzı'nın Türkçe Kur'an mealine yansımasıdır. ☆bu bölüm çok önemli ☆

 

Şöyle ki;

 

Bizim dinimizde "ameller niyetlere göredir" (bkz Müslim, İmare:155)  Bir insan hakkında değerlendirme yaparken ifade ve hareketlerine bakarız. Sadece dışa akseden davranışları ile hüküm verebiliriz, ötesine geçemeyiz. Cenab-ı Hak ise, kullarının amellerini ve davranışlarını değerlendirirken kalpte taşınan niyete ve yapılan işin maksadına bakar. Ve ona göre hüküm verip muamele eder. Peygamber Efendimiz (sav) "Allah ancak amellerinize ve kalblerinize bakar" (Müslim, Birr:34)  buyururken yapılan işin, içte taşınan niyet ve amaca göre değerlendirileceğini bildirmektedir.

 

Örtünmede de niyet çok önemlidir. Tesettür “setr” kökünden geldiği için muhafaza olmak, korunmak anlamını taşır. Mahremiyetini ifşâ etmemek, sergilememek esastır. Bu bakımdan kapalı hanımların giydiklerinin sadece vücudu örtmesi tesettürün tamamlanması için yetmiyor.

 

Tesettürün gerektirdiği özelliklerden yoksun kapalılarda “setr” ben korunuyorum diyorken elbisesi diyor ki, "burdayım, bana bak!" Bu tarz giyinenlerle ekser insan gözü alaka kuruyor. Kadınlar elbisenin anormalliğini yada aşırılığını incelerken, günahkar erkeğin gözü vücut hatlarına kayıyor... Dolayısıyla hem “setr” hem de Allah'ın istediği ile çeliştiği gibi birçok kişiyede günah kazandırıyor.

 

Âyetin "Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar!" kısmı: bayanların kadınsı yönlerini ön plana çıkararak mahremiyetlerini yabancı erkeklerin ilgisine sunmamaları gerektiğinin vurgusudur. Karşı cinsin ilgisini çeken, yaratılıştan gelen güzelliklerini belli etme gayretiyle harama girmemeleri gerektiğinin vurgusudur. Yani diyebiliriz ki âyetteki bu vurgu ile Allah-u Teâla edep/adap ve davranışların en az görüntü kadar önemli olduğunu belirtiyor.

 

Demek ki gerçekten Allah rızası için kapanmakla, sadece görülsün, bilinsin diye kapanmak arasında fark vardır. Çünkü Allah rızası için kapanan tesettürü “bütün özellikleriyle” üzerinde taşır. Sadece kapanmış olmak için kapanan ise, tesettürün tek bir parçasını (oda Allah’ın isediği gibi değil!) yarım yamalak yapar, yaptığını sanır.

 

İnsanı örten en şanlı örtü EDEPTİR.. Bir kadının iffetli sayılabilmesi için, örtünmesi yeterli değildir. Bunun yanında ahlakı tamamlayıcı rol oynar. Kadının bakışları, konuşması, yürüyüşü, hareketleri, vs tesettürü oluşturan bütünün parçalarıdır.

 

⑥ 31. âyetin sonunda "Ey mü'minler! Hep birden Allah'a tövbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz!" buyurulmuş.

 

Bu ifade müslümanlıktan uzaklaşmakta olan toplumlar için önemli bir uyarı olmakla beraber Kur'an-ı Kerimdeki "başörtüsü"nün geçtiği âyetin sonuna yer almaktadır. Şüphe yok ki; kurtuluş ancak ve ancak Cenab-ı Hakka tevbe istiğfar edip buyurduklarına riayet etmekle elde edilebilir.

 

Mü'min kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Yüz ve el gibi görünen kısımlar müstesna, zînet yerlerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine kadar örtsünler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar! Ey mü'minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.

 

Nur Sûresi 31. âyet nâzil olunca Müslüman kadınlar, bulundukları yerden ayrılmadan, elbiselerinin uygun yerlerini yırtarak başörtülerini bununla bağlamışlar ve bundan sonra hiç aksatmadan bu emri yerine getirmişlerdir. (bkz Trimizi) Ayrıca Peygamber Efendimiz (s.a.v)in bu âyetin Allahu Teala’nın istediği gibi tatbik edilmesi için bütün müminleri titizlikle uyardığı da hadislerden çıkmaktadır.

 

(Elmalılı Hamdi Yazır Nur Sûresi Tefsirinden Bir Bölüm)

"Demek ki bozuk bir toplulukta kurtuluş ümidi olunmaz, toplumun bozukluğu da kadınlardan önce erkeklerin kusur ve hatalarındandır. Bundan dolayı başta erkekler olmak üzere erkek kadın bütün müminler imana yaramayan ve cahiliyyet izleri olan kusur ve hatalarından tevbe ile Allah'a dönüp Allah'ın yardımına sığınıp emirlerine özen ve dikkat göstermelidirler ki, topluca kurtuluşa erebilsinler. O halde herkesin kurtuluşu bakımından iş sahipleri ve ilgili şahıslar bu emirlere de özen göstermelidir."

 

 

 

CENAB-I HAKKIN ÖRTÜNME EMRİNİ YERİNE GETİMEYENLER MESUL OLURLAR MI ?

 

Birden çok âyette üstelik ayrıntı verilerek geçiyor olması kadının başını örtmesinin apaçık Allah'ın bir emri olduğunu gösteriyor. Bazı ayetlerde “şöyle yapılsa sizin için daha uygundur” gibi tabirler kullanılır.

 

Fakat örtünmeyi farz kılan ayetlerin hepsinde emir kipi kullanılmış. Dolayısıyla, başını açan bir kadın farzı terk etmekle mesul olmaktadır.

 

Diyelim ki emir kipi kullanılmadı, “bu şekilde yapsanız sizin için daha uygundur” ifadesi kullanıldı.

 

Allah aşkına;

 

Gerçekten Allah’ı sevip itaat noktasında samimi olan bir mü’min, Rabbinden geldiğini bildiği bir isteği O’nun hatırı adına, hem vaad ettiği cenneti adına, hem o ebedi cennete layık olmak adına,

 

herşeyden de önemlisi O’nun rızasını kazanmak adına yapmaz mı............

 

 

 

MÜ'MİN BAYANLARIN GİYİNME ŞEKLİ NASIL OLMALIDIR ?

 

Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu onların tanınıp incitilmemelerine de daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. ★ Ahzâb Sûresi 59 ★

 

İslam dini, kapanmayı farz kılmış, ama belli bir örtü şekli bildirmemiştir. Müslüman kadının giyiminde esas mesele, tesettürün sağlamasıdır. Âyette geçen el ayak ve yüz gibi "görünmesi zaruri yerler müstesna" vücudunun örtülü olmasıdır.

 

Peygamberimizin tarifine göre renk ve kumaş gibi ayrıntıların önemi yoktur. Fakat Efendimiz (sav) vücuda yapışacak kadar dar giyilmemesi gerektiğini özellikle belirtmiş, bedene yapışan ve vücut hatlarını belli edecek şekilde giyinenlerin Allah katında hiç giyinmemiş gibi sayıldıklarını söylemiştir.

 

Giyilen bir elbisenin tesettüre uygun olması için;

 

Altını göstermeyecek şekilde KALIN

 

Namahrem yerlerini örtecek kadar UZUN

 

Vücut hatlarını belli etmeyecek derecede BOL olmalıdır.

 

Bunlar sağlandığı taktirde örtünme gerçekleşmiş olur. Bunun yanında;

 

İçini gösterecek şekilde İNCE ve ŞEFFAF

 

Namahremini örtmeyecek derecede KISA

 

ve vücuda yapışacak kadar DAR olmamalıdır.

 

Bu türde bir elbise ile örtünme gerçekleşmiş olmaz.

 

Elbisenin şeffaf olmasındaki ölçü, tenin rengini belli etmesidir. Dışarıdan bakıldığı zaman elbisenin altından insanın teni görünüyorsa, böyle bir elbise ile örtünme gerçekleşmiş olmaz.

 

Bu meseleye esas teşkil eden hadis-i şerifin meali şöyledir:

 

Hz. Âişe'nin rivayetine göre, kız kardeşi Hz. Esma bir gün Peygamberimizin huzuruna gitti. Üzerinde altını gösterecek şekilde ince bir elbise bulunuyordu. Resulullah (a.s.m.) onu görünce yüzünü çevirdi ve şöyle buyurdu: "Ya Esma, bir kadın buluğ çağına erince—yüzünü ve ellerini göstererek—bunlardan başka bir tarafının görünmesi sahih olmaz." (Ebû Dâvud, Libas hadis no:31)

 

 

 

TÜRBAN MI ALLAH’IN EMRİ YOKSA BAŞÖRTÜSÜ MÜ ?

 

Aslında cevap çok basit. Peygamber Efendimiz kumaşın cinsinin, tarzının önemli olmadığını söylüyor. Yani yukarıda bahsettiğimiz ölçülere uyulduğu taktirde tesettür zaten tamamlanıyor. Türban yada başörtüsü fark etmiyor.

 

Aslında cevabı herkes bilsede bu konu hep tartışılagelmiştir. Dikkat edin bu konuyu tartışmaya açanlar büyük çoğunlukla ülkemizde örtülü bayanların olmasından rahatsız olan bir takım çevreler.

 

Neden ? diyeceksiniz...

 

Allah’ın emrine durduk yerde kim “siyasi simge” diyebilir ki?

 

Elbette kimse diyemez, e bu böyleyken insanları Kur’an’ın hükmünden nasıl uzaklaştıracaklar?

 

Tabiki bir kılıf uydurarak... bu İranlıların geleneği, bizim annelerimiz şu şekilde baş bağlardı diyerek...

 

Çünkü çok iyi biliyorlar ki yeni nesil, köylerdeki kadınlar gibi başını bağlayıp şehirde gezemez. Dolayısıyla sözde “çağdaşlık” adına mü’min kızlarımızı Kur’an ahlakından yoksun bırakıp "modernlik" kisvesi altında dinine ve ebedi hayatına duyarsız yapacaklar.

 

Peygamberimiz Efendimizden bu yana tam 14 asır geçti. Bu yüzyıllarda müslüman kadınlar çeşitli şekillerde başlarını örtüp Allah’ın emrine riayet ettiler. Çeşitli gelenekler vasıtasıyla her coğrafyanın kendine özgü kıyafetleri şekillendi. Kimileri vücudu örten normal kıyafetle yetinirken kimileride çarşafı tercih etti. Fakat hepsi kaynağını Allah’ın indirdiğinden almıştır.Mü’min bayan nasıl giyinmelidir bölümündeki ölçülere uyulduğu taktirde olay bitmiştir. Örtünmenin ne tür olacağına Allah herhangi bir hüküm vermiyor ki, kimse karışıp sınırlar çizsin. "İlla şunu giyeceksin yada başörtüsü şöyle bağlanmaz" ? desin.

 

Tesettürlü bayanlar başörtülerine "türban" denmesinden hoşlanmazlar. Başörtüsüne türban diyen genelde örtünmeye kökten “muhalefet” olanlardır. Sözde hürriyet adına milleti Allah’ın âyetlerinden uzak tutmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

 

Bir bakın kendi çocukları magazin haberlerini takip ettikleri vaktin onda birini ibadetlerine yada Kur'an-ı Kerimi anlamaya harcıyor mu? Tesettürün Kur'anın hangi âyetlerinde geçtiğini biliyor mu? Yada Kur'anda olduğunu biliyor mu?

 

Bugün sinemalarda, televizyonlarda, dizilerde işlenen konulara bir bakın Kur’anla ne kadar uyuşuyor. Toplum ahlâkını nasıl zedeliyor, insanları neye teşfik ediyor, ne günahlar işletiyor.

 

Namazlarını kaçırmayan bir neslin evlatları artık ahlaksız dizileri kaçırmıyor.

 

Öyle bir asırda yaşıyoruz ki, üniversitede arkadaşlarının meyhane/bar davetini (ben içmiyorum deyip) reddeden bir gence;

 

Nasıl yani hiç mi ağzına sürmedin? diye şaşkınlıkla sorabiliyorlar.

 

Burası Hıristiyan yada Budist bir ülke değil %98i müslüman olan Türkiye.

 

Alkole bağımlı, şehvete müptela bir tanesini bar çıkışında yakalasan, sorsan: Yarın mahşer meydanına çıkacağız, bütün amellerimizden hesaba çekilip ebedi bir âleme göçeceğiz... hazır mısın ? desen, acaba nasıl bakar suratına..

 

Elhamdülillah müslümanlar, İslama bir müdehale oldum mu kılları kıpırdamaz fakat rakıyı çocuk parkında içemeyecek olsalar kıyameti koparırlar.

 

Birde utanmadan kendilerine çağdaşız, aydınlık geleceğiz diyorlar.

 

Hangi "çağ"da yaşayanlar Allah’ına kavuşmadı ki ??

 

Yada hangi "çağdaşlık" Kur'an Hükümlerine set çekebilir ??

 

☼ Asıl aydınlık gelecek, Cennettedir. Oradaki ebedi gençliğin saadetine ve muhafazasına çalışmak ile elde edilebilir.

 

 

 

KALBİ TEMİZ OLMAK, ALLAH'IN ÖRTÜNME FARZINI TERKETMEK İÇİN GEÇERLİ BİR SEBEP MİDİR ?

 

İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir. (Buhârî, Îmân, 39)

 

Hadisinden yola çıkarak kalp ve vicdanın İslamiyette büyük önem arz ettiğini biliyoruz.

 

Eğer kalbimizin temiz olduğunu düşünüyorsak bazı soruları mertçe kendimize soralım ki vicdan da rahat etsin;

 

Gözümüzü haramdan hangi ölçüde sakınıyoruz ?

 

Bir günde kaç sefer yalan söylüyoruz ?

 

Acaba kaç kişiyi kandırıyoruz yada aldatıyoruz ?

 

İbadetimizi samimiyetle yapabiliyor muyuz ?

 

Bir mp3ü kaybettiğimizdeki hüznümüz mü daha fazla yoksa, bizi huzuruna davet eden Allah’ın davetine icabet edemediğimizdeki olan mı ?

 

Peygamber Efendimizin sünnetine ne kadar ittiba ediyoruz ?

 

Kur'an-ı anlamak için ne kadar vakit harcıyoruz ?

 

Acaba haftada ne kadar okuyoruz ?

 

Bayan - erkek günahlardan ne kadar kaçınıyoruz ?

 

Günaha vesile olan daha büyük günah alacağıdan, Kur'andaki mü'min kadın tarifinden noksan bir bayan, nefsine yenik düşerek kendisine bakan erkeklerin günahlarının toplamından daha büyük günah alıyor. Yabancı erkeklerin bulunduğu bir ortama girdiği anda dolayısıyla evinden dışarı adımını atar atmaz sayaç işlemeye başlıyor.

 

Her bakıştan günah almakta mesele değil. Şayet karşı cinsin bakışında şehvet varsa kazanılan günah dehşetli bir biçimde tavan yapıyor. Ebedi menzilleri harap ediyor.

 

Yaşamını âyetlerden uzak yürüten bayanlar kendisine çevrilen gözlerin günahını alıyor. Açık saçıklık ileri düzeydeyse, karşı cinsi şehvete yahut harama teşfik ediyorsa zaten artan günahlar katlanarak daha da büyüyor. Biriken günahlar mahşerde boynuna yükletilmek üzere dağ gibi oluyor. Bir ömür tesettürsüzlüğün, Cenab-ı Hakkın emrinden yüz çevirmenin âhiret alemindeki yansıması yapılan çokça sevapları ve güzel amelleri götürebiliyor.

 

Örtünmek ise bayanların hem dünyasını hem de âhiretini muhafaza ediyor. Çünkü içinde fesatlık olan, karşı cinsin açık zinetlerine bakmakta sakınca görmeyen erkekler dahi, kapalı hanımlara yada vücudunu sergilemek amaçlı giyinmediği anlaşılan kadınlara bakmaktan çekinirler.

 

Bakacak adam günaha yatkınlık noktasında kendi gibi olanlara bakar. Müslüman bir erkek günah işleyecek dahi olsa bu günahına Kur'an ahlakıyla yaşamaya gayret eden birisini dahil etmek istemez. Çünkü o bayanlar emr-i Îlahiyi kaale almış, Allah'ın hatırını nefsi arzularına değişmemişlerdir.

 

Zira, Hakkı tanıyan, Hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra feda edilmemek gerektir.

 

Bazen sevmediğimiz insanların dahi dediğini yapmak zorunda kalırız, küçük menfaatler uğruna nerdeyse kapılarında yatarız. Peki ya tesettür meselesinde bizimle muhatap olup emrime uyun diyen kim ?

 

Hiç kuşku yok ki, Âlemlerin Rabbi Allah'tır. Onun hak dini ve emridir. Nice hoşlanmadığımız insanların bir dediğini iki etmeyip, Allah’ın dediğini yapmamak hangi mantık ile açıklanabilir? Vereceği ebedi Cennet menfaati değersiz midir ki O'nun hatırını üç kuruşluk dünyanın geçici menfaatine değişiyoruz.

 

Bir adam gelse dese, üç gün kadar yanımda çalış, sana arsamı, yatımı katımı vereyim. Herkes koşar, fütursuz itimad eder. Üstelik o adam sözünden dahi dönebilir.

 

Acaba sözünden dönme ihtimali olmayan bir Zât, Cennet gibi bir ücreti ve ebedi saadet gibi bir hediyeyi bize vaad etse, pek az bir zamanda, pek güzel bir vazifede bizi istihdam etse;

 

Biz O’na hizmet etmesek veya isteksiz, suhre gibi yada usançla, yarım yamalak hizmetimizle O'nun vaadini fâni dünyanın günahlı zevkine değişsek ne derece ahmaklık olduğunu en akılsız adam dahi anlamaz mı...

 

Hem dünyada, hapsin korkusundan, bütün benliğimizi feda edip, Cehennem gibi bir ebedi hapisten hiç korkmazcasına Allah'ın buyurduklarından uzaklaşmak hangi müslümanın harcıdır.

 

Kur'an-ı Kerim uyarıyor;

 

Ey insanlar! Şüphesiz Allah'ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Allahın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın (Fatır Sûresi 5)

 

"Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır; bu hayat-ı dünyeviyede dahi kalb, vicdan, ruh için mânevî hastalıklardır. Eğer günahları düşünmüyorsan, yahut âhireti bilmiyorsan veya Allah'ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük sıkıntılardan daha büyüktür; ondan feryad et." (Hastalar Risalesi, 8. devânın başı)

 

Herbir günah içinde küfre (inkâra) gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, manevi bir yılan gibi kalbi ısırıyor.

 

"Madem ecel vakti muayyen değil; Cenâb-ı Hak, insanı ye's-i mutlak (ümitsizlik) ve gaflet-i mutlaktan (hevesatına tabi olup Allah’ın emirlerini unutma) kurtarmak için, havf ve recâ (korku ve ümit) ortasında ve hem dünya ve hem âhireti muhafaza etmek noktasında tutmak için, hikmetiyle eceli gizlemiş. (Hastalar Risalesi, 13. devâdan)

 

İnsanın aklına gelmiyor değil: Madem ölüm ölmüyor ve ecel her vakit gelebilir; eğer insanı gaflet içinde yakalasa, ebedi hayatına çok zarar verebilir...

 

 

 

AÇIK BİR BAYAN TEVBE ETMEZSE NE OLUR ?

 

Takdir Allah'ındır. Mahkeme-i Kübrâ'da, yapılan salih ameller ve işlenen günahlar tartılır. "Devamlılık ve samimiyet arz eden ibadetlerin" cennete yaklaştırdığı hesap gününde, Kur'anın ihtarına rağmen sürdürülen günahlarda insanı cehennem ateşine namzed eder.

 

O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur. O gün insana yapıp yapmadığı herşey haber verilir. Artık her nefis kendisinin şahididir. (Kıyamet Sûresi 12,13,14)

 

Mü'min kadınları uyaran Ahzâb sûresinin 59. Âyetinin sonunda tıpkı Nur sûresinin 31. âyetinin sonu gibi Allah'ın çok merhametli çok bağışlayıcı olduğu ile bitmiştir. Allahu Teala af kapısını hiçbir zaman kapatmayarak her seferinde kullarını tevbe etmeye, helal dairesine girmeye çağırıyor.

 

Defalarca görüyor ve şahit oluyoruz ki, insanoğlu ertelediği çoğu şeyi çeşitli engeller dolayısıyla yapamıyor. Ya hiç yapamıyor yada bir şekilde eksik bırakıyor.

 

Ebedi hayatı ilgilendiren uhrevi işler ise hiçbir şekilde ertelemeye gelmez. İnsanın kendine verebileceği en büyük zarar, fâni gençliğe aldanıp bâki gençliğindeki açtığı yaralardır.

 

 

 

AÇIK VEYA KAPALI OLMAKLA ALLAH'IN RIZASI ARASINDA BİR İLİŞKİ VAR MIDIR?

 

Allah’ın rızasının kimde olduğu açıklıkla kapalılıkla belli olmaz. Dolayısıyla açık fakat ahlak noktasında Allah'ın rızasını kazanmış birisi, sadece görsellikte kapalı bir bayandan daha muhafazakar olabilir. Kur'andaki âyetlerden çıkan tesettür ve örtünme sadece baş kapama değildir. Kadının bütün davranış ve hareketleri ahlakı teşkil ettiğinden rızayı Îlâhi dahi bunlara tabidir.

 

Kimse diyemez ben falancadan daha dindarım. Cenâb-ı Hakkın rızasının kimde olduğu şekilden belli olmaz.

 

Bazı dindar bilinen insanlarda enaniyet damarı yüksek olur, kendini başkalarından üstün görür. Evet belki sokaktaki sıradan bir insan, onun kadar ibadet edemiyordur. Onun kadar dini bilgiye sahip değildir. Fakat bu Allah'ın rızasının kendisinde daha çok olduğu anlamına gelmez.

 

O sokaktaki insanın içinden gelerek kıldığı ihlaslı namazı yahut içinde gerçekten Allah rızası olan herhangi bir ameli, kendini dindar gören adamın yaptığı amelden Cenab-ı Hakkın katında daha yüksek olabilir.

 

 

 

MAHALLELE BASKISI DİYE BİRŞEY VAR MIDIR? VARSA İNSANLARI NASIL ETKİLER ?

 

Bazıları Mahalle baskısından söz eder. Evet mahalle baskısı yok değildir, yok diyen yalan söylemiş olur. Cehalet aşılmadığı sürece mahalle baskısı olabilir. Kimsenin başkasına düşüncesini kabul ettirme gibi bir hakkı yoktur. Bizim dinimizde zorlama da yoktur.

 

Akılı başında mü'min üsluba çok dikkat ederek, rencide etmeyecek şekilde uyarır. Peygamber Efendimizin (sav) tarifini açıklamakla yetinir. Bir kişiye efendimizin tebliği ulaştıktan sonra gerisi Allah ile onun arasındadır.

 

Çocukluktan eğitim alan birey belirli bir yaşa geldiğinde kendi tercihleriyle yaşamak ister. Bu açıdan aile baskısıyla örtünme fevkalade yanlış birşeydir. Zaten bunu yapan anne-baba da cehaletten başka birşey yapmış olmaz. Zorla yapılan birşeyden sevapta kazanılmaz!

 

Belirli bir yerde özgür bırakılmalıdır. Aslında bir insanın gerçek yüzü tamda bu noktada belli olur...

 

Yani kendi haline bırakıldığında.....

 

Çok günahlı bir ortamda imkan ve iktidarıda varken, îmanını muhafaza adına - asıl kusursuz, elemsiz lezzerlerini Cennete saklayan Rabbinin rızası için yaşayanlar olabileceği gibi,

 

bozulmamış bir çevreden çıkıpta bütün varlığını nefsinin esiri olarak harcayanlar - dünyevi hevesatlarına kullandıkları vaktin çok daha azını ibadetine sarfetmeyenlerde olabilir...

 

Bir insan nasıl bir durumda yaşarsa yaşasın. İster birilerinin müdehalesine maruz yaşasın, ister hür iradesiyle yaşasın. O kulun kalbinde Cenab-ı Hak yoksa, dinimizin gereklerine ve ibadete istek yoksa, muhakkak bir şekilde dışa nükseder. En büyük geleceğine kendi rızasıyla kasteder.

 

Hz. Mevlana ne de güzel söylemiş: Testinin içinde ne varsa dışına o sızar..

 

Hiçbir baskı türü yoktur ki; kalbi esir alsın, vicdana kelepçe vursun. İnsan zaten oradan imtahan oluyor, ne yaparsa başta kendine yapıyor.

 

Mahalle baskısı konusunda çok ince biryer daha var, birçok kişinin düşünmediği yahut düşünmek istemediği bir nokta;

 

Bangır bangır bağırırlarya "baskı var, müdahale var, dilediğimiz gibi yaşayamıyoruz!" Evet haklı olabilirler. Rahatsızlıklarının sebebi kendini akıllı sanan cahil insanlardır.. yukarda bahsedildi. FAKAT öyle bir nokta var ki gözlerden kaçıyor:

 

Her seferinde dillendirilen, üzerinde tartışmalar yapılan klasik mahalle baskısını tersten düşünün.

 

Yani dinini yaşamak isteyenlerin maruz kaldığı şeyleride düşünün. Günümüzde Kur'an'ın şiddetle lanetlediği bütün günahlar o kadar rahatça ve yaygın yapılıyor ki.. İster istemez dindar insanlarda bundan olumsuz olarak etkileniyor.

 

Örtü düşmanı, kimlikte müslüman, mahalle baskısı var diye yırtınan bir zâtı muhterem hiç düşünmüyor mu!? Onun dinimizin emrini hiçe sayan bir hareketi, bir fiili diğer müslümanlarında nefislerini okşayarak cehenneme sürüklüyor.

 

Dinimizce kebairi (büyük günahı) aleni işlemenin vebali günahın kendi götürüsünden çok daha büyükütür. (bkz Buhari, Edeb 60) İçki, zina ve lehviyat (yedi büyük kebairden biri olan kadınlı erkekli içkili eğlence) gibi günahları utanıp sıkılmadan Allah'tan korkmazcasına açık açık, göstere göstere yapmayı özgürlük bilip, inatla savunan, sanki normal ve meşru birşeymiş gibi gösterme çabası içinde olanlar yok mu?

 

Şayet cevabınız "Yok" ise tv kumunadasının tuşlarına basın!

 

Göreceksiniz ki:

 

İnananlar arasında hayasızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır. Nur Sûresi 19. âyetine muhatap pek çok gönüllü var.

 

Medyanın empoze etmeye çalıştığı, hayasızlıktan utanmayıp vüctlarını günaha meyilli erkeklerin pis nazarlarına sergi açan bayanlar ve onların yanında (sözde) erkek diye dolaşanların oluşturduğu bir yaşam tarzı göreceksiniz.

 

Hatta o erkeklerden bazıları o kadar geniş yaşıyorlar ki, kendi eşi ve kızlarının dahi yabancı erkeklerin yanında yarı çıplak dolaşmalarını normal karşılıyorlar. Bayanların mahrem sınırını çizen (Zinet yerlerini kendi kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının (üvey) oğullarından, kendi erkek kardeşlerinden, kendi kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, kendi kadınlarından, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler.) ÂYETİNDEKİ ölçüleri bu erkeklerin bildikleri halde ; kadınlarının, kızlarının "Umum erkeklere birinci dereceden akraba - kardeş muamelesi yapmalarını" bırakın yanlış bulmayı, inatla ve inkârla (sözde çağdaşlık adına) alkış bile tutuyorlar.

 

Kimlere haram / kimlere değil Kur'an-ı Kerimde açıkça bildirildiği halde, bütün erkekleri aynı kefeye koyarak hiçbirini yabancı erkek nazarıyla görmemeyi, zinetlerini hiçbirinden sakınmamayı hesap gününde hangi müslüman nasıl açıklar?

 

Hem Mü'min bir bayanın daha da ileri giderek giyiminde "erkekler için dahi meşru kılınan sınırları aşması.." ve bu davranışıyla diğer mü'minleride günahına muhatap ve ortak etmesi, Cehennem ateşine odun atmaktan ziyade Cenâb-ı Hak ile dalga geçmektir.

 

Sanki (haşa) Allah'tan iyi biliyormuşcasına O'nun emirleri görmezden gelmeyi bir kenara koyun, günahı meşrulaştırıp "dinimizce bunu normaldir anlayışı" vermek bekâya bakan cihette dünyadaki en tehlikeli şeyden dahada tehlikelidir. Bu şekilde yaşamayı marifet sayanlar sadece kendi ebedi hayatlarını mı tehlikeye atıyorlar sanıyorsunuz? Tabiki hayır! Birçok îmanı zayıf, bilgisi az müslümanlarıda kandırıp, belki nefslerine yenik düşürümek suretiyle cehhenneme toplu davetiye çıkartıyorlar.

 

Şimdi Soralım: Cahil dindarın mahalle baskısı bir insana verse dahi ne kadar zarar verebilir? (yanlış birşey olduğunu defalarca vurgulanmıştı) Zaten karşı tarafın düşüncesizliği bilindiğinden rencide etse bile kısa zamanda unutulup gidecektir.

 

PEKİ YA TERSİ BASKI ¿

 

Hani muhafazakârların maruz kaldığı.. Hani şu dâimi hayatı etkileyecek olan.. düşünmek lazım onun tahribatının boyutu az birşey midir ki kimse bahsetmiyor, göz ardı ediliyor?!

 

Dinine özen gösteren birinin aklını çelerek (nefsini okşayarak) Allah'ın istediği şekilde yaşamasına mani olmak nasıl açıklanabilir? Hangi temiz kalp feryad etmez!

 

Bir müslümanı, dehşetini dünyada ne bir göz görmüş nede bir kulak işitmiştir denilen Cehennem ateşine muhatap etmeye aslında baskı da denilmez! Yani Vebali o kadar büyük bir olaydır ki fâni sınırları aşıp bekâyı tethdit ediyor...

 

Şimdi söyleyin.. Cahiliye devrinde çocuklarını diri diri toprağa gömen babalar mı daha zalim yoksa şu asrımızda çocuklarını günah çukurlarına gömen ana-babalar mı daha zalim?? Yada aralarında bir fark var mı?? Düşünün cevabı siz bulun..

 

Ayrıca “Her bir günah içinde küfre (inkâra) gidecek bir yol vardır” sözü mühim bir gerçeği dile getiriyor. Bir mü'min herhangi bir farzı terk etmek suretiyle günahı işlemeye devam ederse şüphe yok ki o günaha alışacaktır, zamanla yaptığı şeyin günah olduğunu dahi aklına getirmemeye başlayacak, çok tehlikeli olmasına rağmen normal görmeye başlayacaktır. Birileri ona islamın neler gerektirdiğini hatırlatıncada, din Allah ile kul arasındadır. kalesine sığınır.

 

Din Allah ile kul arasındadır, orda şüphe yok.. ama nedense bu cümleyi dinine özen gösterenler, islami yaşam tarzını benimseyenler kullanmıyor. Neden gerek duysun ki kullanmaya? Onun öyle olduğunu zaten herkes biliyor.. Yani açık, bu "denizde su vardır" demek gibi bişey.. Dikkat edilse görülecektir ki, ekseriyetle bu cümleyi kullananlar dinle pek alakası olmayan kişiler. İslami yaşantı denince (bilmedikleri ve araştırmadıkları için) cehennemden korkmadıkları kadar ödleri patlıyan, Allah'ın istediği yaşam biçimini nefislerine beğendiremeyenler. Kullandıkları zamanlama ve amaç gösteriyor ki bu cümle "günahın" günah olduğunun hatırlatılması üzerine geliştirilen bir refleks. İşlenen bir günahın yanlış ve ebedi sonuçlar doğuracağını düşünüp, vicdanları sızlamasın diye "kimene benim dinimden" refleksi.. Zevkine ve sefasına Allah'ın hatırından daha düşkün, Kur'an'ın "dinde zorlama yoktur" âyetini çok iyi bilip geri kalan 6665 âyet olmadanda dinini yaşayabilen insanların kullandıkları bir savunma mekanizması..

 

Bediüzzaman'ın güzel bir sözü var:

Günahkâr insanların her türlü hareketi, fiili, daveti dindar olanlarıda tahrik ederek ebedî, daimî bir hayatın saadetine çalışmak için verilen ömür sermayesini zehirli bir kene gibi emiyor, eritiyor...

 

 

 

NEDEN BAZI İNSANLAR BAŞÖRTÜLÜLERE ZULÜM YAPIYOR ?

 

Bir takım sapkın görüşe sahip insanların, her seferinde başörtüsüne ve başörtüllülere saldırmalarının sebebi kendi günahlarını meşrulaştırmak, vicdan azabından kurtulmak istemeleridir.

 

Dikkat edin, kendi hayatlarından en ufak bir şey kısıtlanacak olsa, herhangi bir günahı göstere göstere yapamayacak olsalar kıyameti koparırlar. Ama iş

 

ALLAH'IN EMRİNİ YAPANLARIN OKUMA HAKKINA GELİNCE OLMAZ!

 

Onlar DEVLET DAİRELERİNE giremezler!

 

Hayır OLMAZ!

 

ALLAH'IN KANUNU BURADA GEÇMEZ!?

 

ALLAH'IN DİNİ EVDE YAŞANIR!?

O yüzden zaten âyette "Evlerinden dışarı çıktıklarında mesul olurlar" diye geçiyor ¿

 

O'NUN DİNİ BİZİM DEVLET DAİREMİZE KARIŞAMAZ!?

 

DEVLET BABANIN DEVLETİ YA!? BABANDA ALLAHSIZ YA!

 

EY EHL-İ DALALET! NEDİR BU ZULÜM!?

 

SİZ ALLAH'IN HAK DİNİNDEN MUAF MISINIZ ¿

 

SİZ HİÇ ÖLMEYECEK MİSİNİZ ? ¿

 

NERDEN GELİYOR YARATANA SAVAŞ AÇARCASINA BU CESARET ? ¿ ?

 

NEDEN ?

 

SANAT İÇİN SOYUNANA ALKIŞ TUTANLAR ALLAH İÇİN GİYİNENE ZULÜM YAPIYOR.

 

Ebedi hayattan bir beklentileri olmadığı için bütün kuvvetleriyle dünyaya yönelmişler. Ne yaşarlarsa burda yaşıyacaklar, ne yapsalar kârdır. Nefse hoş gelen, haram kılınan ne kadar şey varsa sonuna kadar giderler...

 

İnkâr edenlere dünya hayatı süslü gösterildi. Onlar iman edenlerle alay etmektedirler. Bakara Sûresi 212

 

İslamiyet; Kur'anın ve hadislerin bütün hükümleridir. En küçük birşey için dahi "bu dinimizde yoktur" demek inkâra girer. Hiçbir şekilde düşünülemez! Allah korusun din de gider îman da.

 

Pazardan elma almıyorsunuz ki, istediğiniz şeyi alıp istediğinizi almayın...

 

Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur'an'ın bazı hükümlerinden) seni saptırmalarına izin verme! İnsanlardan birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır. Mâide Sûresi 49. âyet

 

Bir kişi İslamı yaşamıyorsa günahkardır. Yaşayış olarak kâfirlerle aynı olsada imanı olduğu taktirde, müslümandır. Dinini yaşayanı küçük görüyorsa (ki bunu yapan zaten dinini yaşamıyordur) cehennem ateşini körükler. Yaşayana müdehale ediyorsa yani bilerek ve isteyerek Allahın emir ve yasaklarına hassasiyet gösterenleri kısıtlıyorsa kafirden dahi beterdir. Münafıktır.. Münafıklar müslüman gibi gözüküp insanları Allah'ın âyetlerinden uzaklaştıranlara denir. Cenab-ı Hak Kur'anda onları tehdit ederken "Allah intikam sahibidir" ifadesini kullanıyor. Fazla söze gerek yok...

 

Yapılan her türlü zulmün hesabını Allah (cc) soracak. Mahkeme-i Kübrâ'da savcıda hakimde Cenab-ı Hak olduğundan adalet tecelli edecek. DÖKÜLEN HER DAMLA GÖZYAŞINDA ZALİMLER BOĞULACAK...

 

Milyonlarca insan içinden az bir kısmı dinini Cenab-ı Hakkın istediği ölçüde yaşıyor.

 

İnsanlardan birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır. Mâide 49

 

Sen onlardan olma...

 

 

 

YAŞADIĞI ÇEVREDE TESETTÜRLÜ BULUNMAMASI BİR BAYAN İÇİN TESELLİ SEBEBİ OLABİLİR Mİ ?

 

Örtünmeyen her bayan Kur'andaki bir farzı terk etmenin günahını alır. Fakat her kulda olduğu gibi, ihlasla ibadetini yapıyor, Kur'anla yeterince muhatap olup düşünüyorsa kısacası Allah o kulun kalbini ve amelini beğeniyorsa günahını hafifletebilir.

 

Sevap ve günahlar imtahanın şatları nisbetince hüküm alacağından böyle zor bir çevrede, Allah'ın rızasını, âhiretini, akibetini düşünüp "âyetlerdeki mü'min kadın" tarifine uyma niyeti olan bir bayan, yavaş yavaşta olsa tercihini Cenab-ı Haktan yana kullanabilirse muhafazakâr ailelerin kızlarından daha yüksek bir mertebede olması muhtemeldir.

 

 

 

BAŞI AÇIK GEZMEK İBADETE MANİ OLUR MU ?

 

Namaz kılarken Allah'ın emrettiği şekilde örtünen, fakat sokağa çıkarken başını açan bir kadının namazının kabul olmaması diye bir durum bahis mevzuu değildir.

 

"Şüphesiz, iyilikler kötülükleri siler" mealindeki âyetin işaretiyle de namaz ve benzeri diğer ibadet ve iyilikler insanın işlemiş olduğu günahların hafiflemesine ve bazen de affına vesile olmaktadır. Ayrıca namazın insanı kötülüklerden arındırması bir âyet-i kerimede şöyle beyan buyurulur: 

 

Namazı dosdoğru kıl. Şüphesiz namaz; insanı her türlü hayasızlıktan, çirkinlikten ve kötülükten alıkoyar. (Ankebut Sûresi, 45)

 

Evet namazın kılmak günahlara karşı büyük bir kalkandır. Allah’ın davetine düzenli olarak icabet eden bir kimse günahlara ekser insanlar kadar rahat giremez. Hem hadis-i şerifte var;

 

Kim haramdan gözünü sakınırsa Allah onu ibadetin tadıyla doyurur.

(Müsned, 5: 264)

 

Cenâb-ı Hak namazı terkedenler hakkında da şöyle buyuruyor;

 

Her kim Rahman olan Allah’ın zikrinden gafil kalırsa, biz ona bir şeytan musallat ederiz; o şeytan ondan hiç ayrılmaz. Bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar, ONLAR İSE KENDİLERİNİN DOĞRU YOLDA OLDUKLARINI SANIRLAR. (Zuhruf Sûresi/36-37)

 

Bakara sûresinin 21-24. âyetlerinde: "Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, Allah'a karşı gelmekten sakınasınız. Eğer, yapmazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- o halde yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının. O ateş kafirler için hazırlanmıştır." yazar...

 

İbadetle Allah'a karşı gelmek arasındaki ilişki hemen göze çarpıyor... Yani ibadetini terkeden birisi Allah'tan yalnızca sözde korkar. İbadetin kalbi temizlediğini, günahlardan muhafaza ettiğini vurgulayan onlarca hadisi, âyeti görmezden gelerek doğru yolda olduğunu sandırır insana...

 

Hem Hadis-i Şeriflerde var;

 

Dinde namazın yeri, vücutta başın yeri gibidir. [Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr, 1/61]

 

Namaz; insan ile küfür, iman ile şirk arasında bir perdedir. Namazı terk eden bu perdeyi yırtmış olur. [Müslim, İman, H. 134, 82]

 

Evet, ömür bir sermayedir, gidiyor. Bekâya mazhar bir meyvesi bunmazsa zayi olur. Hem rahat ve gaflette olsa pek çabuk gidiyor. Nefis, kendini hür ve serbest telâkki ettiğinden hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususan, dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmişse, insan kendini bütün bütün sarhoşluğa ve eğlenceye vuruyor.

 

O lezzet dahi bir defa güldürse, neticede tükenip âhireti harap edeceğinden vicdan vasıtasıyla on defa ağlattırıyor.

 

Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı İmân ile hayatlandırınız ve ferâizle zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhâfaza ediniz.

 

"Dikkat edin ! Kalbler ancak Allah'ın zikri ile tatmin bulur..."

 R'ad Sûresi - 28)

 

Allah'ı çokca zikreden erkekler ve Allah'ı çokca zikreden kadınlar; Allah bunlar için bir bağışlama ve büyük bir ecir hazırlamıştır.

(Ahzab Sûresi - 35)

 

Bütün büyük âlimler ibadetin önemini anlatabilmek için sayfalar dolusu eser kaleme almışlar.

 

Hz Mevlanâ soruyor:

 

Çocukluğunda oyun, Gençliğinde sarhoşluk, İhtiyarlığında tembellik, Ne zaman ? ALLAH'a kulluk edeceksin !

 

Bediüzzaman Hazretleri nefsine sesleniyor;

 

Ey nefis! bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı; yarın ise, senin elinde senet yok ki, ona maliksin. Öyle ise, hakiki ömrünü bulunduğun gün bil. Laakal, günün bir saatini ihtiyat akçesi gibi, hakiki istikbal için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya bir seccadeye at.

 

Eğer anlasa idin ki, ömrün azdır, hem fâidesiz gidiyor; elbette onun yirmi dörtten birisini, hakiki bir hayat-ı ebediyenin saadetine medâr olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarf etmek, usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir iştiyak ve hoş bir zevki tahrike sebep olur.

 

Acaba, yirmi üç saatini şu kısacık hayat-ı dünyeviyeye sarf eden ve o uzun hayat-ı ebediyeye birtek saatini sarf etmeyen ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilâf-ı akıl hareket eder!

 

Hem bil ki, her yeni gün, sana, hem herkese bir yeni alemin kapısıdır. eğer namaz kılmazsan, senin o günkü alemin zulümatlı ve perişan bir halde gider.Senin aleyhinde âlem-i misalde şehadet eder.

 

Şu kısa, fâni ömrünü fâni şeylere sarf etme ki, fâni olmasın. bâki şeylere sarf et ki, bâki kalsın.

 

Elbette insana en lazım iş, en mühim vazife, o bâkiye karşı alaka peyda etmektir ve esmasına yapışmaktır. Çünkü bâki yoluna sarf olunan herşey bir nevi bekâya mazhar olur.

 

Ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa'y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!

 

Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme..

 

Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı îmân ile hayatlandırınız ve ferâizle zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhâfaza ediniz.

 

Şeytanın mühim bir desisesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir -tâ ki istiğfar (tevbe) ve istiâze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enâniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, adeta taksirattan takdis etsin.

 

Cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını küçük zannetme. Çünkü, kalbin kasâvetinden bir zerre, senin şahsî âleminin bütün yıldızlarını küsufa tutturur.

 

Nefsini itham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiâze eder. İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa müstehak olur.

 

İnsan, eğer kesrete dalıp kâinat içinde boğulup dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânîlerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir hasârete düşer. Hem fenâ, hem fânî, hem ademe düşer; hem mânen kendini idâm eder. Eğer lisân-ı Kur'ân'dan kalb kulağıyla İmân derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubûdiyetin mi'racıyla arş-ı kemâlâta çıkabilir, bâkî bir insan olur.

 

Hayat-ı ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir tarzda şu hayat-ı faniyeye hasr-ı nazar etmek (bağlanmak)ani bir şimşeği ebedî bir güneşe tercih etmek gibi bir divaneliktir.

 

Nimetin devamı zâtından daha kıymetlidir.. Lezzetin devamı lezzetten daha lezizdir.. Cennette devam, Cennetin fevkindedir...

 

Herkesin, her günde, şu alemden, bir mahsus alemi var. Hem o âlemin keyfiyeti o adamın kalbine ve ameline tabidir.

 

İşte o ameldir dâimi hayatı doğrudan ilgilendiren. Üç günlük dünya hayatıdır ebedi âlemdeki akibetimizin/ahiretimizin menbağı. Herşey buradaki amele ve kalbdeki samimiyete göre hazırlanıyor.

 

 

Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin...

 

Sonuç olarak diyebiliriz ki eksikleri olan mü'min ibadeti ile Allah'ın huzuruna çıkmıyorsa, Kur'an ile yeterince muhatap olup düşünmüyor ve okumuyorsa işte burda ciddi bir problem vardır....

 

Nasıl istersen öyle yaşa, fakat bil ki, bir gün mutlaka öleceksin. Kimi seversen sev ama unutma ki, bir gün ondan ayrılacaksın. Dilediğin gibi davran, lâkin şu da her zaman hatırında olsun ki, her yaptığının karşılığını mutlaka göreceksin. /// Hz Muhammed ///

Hâkim, Müstedrek, 4/360

 

- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -

 

Kur'an-ı Kerim'in üzerinde durduğu tesettür meselesini her müslümanın kesinlikle vicdanıyla beraber düşünmesi gerekir. İnanç sahibi her insan Kâinat Sahibinin Fermanı Kur'an-ı Azimüşşan ile hayatının belirli dönemlerinde muhakkak muhatap olur. Her bireyin kendince eksikleri olduğundan, hatasız kul olmadığından Rabbinin bir âyetiyle karşılaştığında vicdanı sızlar, kendi kusurlarını görerek gerçek mal sahibi olan Allah'a ilticâ eder - tevbe eder - af diler.. Kur'andaki tabir ile "seçkin kulları arasına girmek" için gayret eder...

 

Bu yazıyı bir araştırma sonrasında düşüncelerimle yoğurarak yazdım. Fakat neticede bir kulun yazısıdır, eksik elbette olabilir. Varsa hata, noksan, yahut yanlış anlaşılması muhtemel bir yer, yorum kattığım yerlerde olmuştur. Yoksa yazımda geçen âyet ve hadislerin hepsinde kaynakları özenle gösterdim. Yazı biraz da içinde bulunduğumuz ahlâki çöküntünün üzerimde bıraktığı rahatsızlığı dile getiriyor. Her birey kendine düşen görevi yaptığı taktirde inşaAllah toplum olarak bozulan ahlâkı onarıp Cenab-ı Hakkın rızasını kazanacağız... Selam ve dua ile...

1262
0
0
Yorum Yaz